26 Nisan 2013 Cuma

Binbir Gücük Masalları




Deli Gücük, yazar Levent Cantek’in yoğun uğraşları sonucu Osmanlı Taşrasında Korku ve Dehşet Hikâyeleri adıyla 2009 yılında bir kitap olarak başladı. Bu çalışmayla, Türkiye’de ilk defa bir kahramanın maceraları, farklı yazar ve çizerlerin yorumuyla, ortak bir albümde toplanmış oldu. Böylece birbirinden çok farklı anlayışlarla çizgi romana tutkun insanlar, birikimlerini Deli Gücük’e aktardılar. Fumetti’den, Amerikan ekolüne; Sandman’dan; Borges’ye ve Kemal Tahir’e, edebiyat ile çizgi romanın en farklı ve etkili boyutları bir araya geldi.  Tıpkı Osmanlı Taşrası gibi kurak, zorlu, hırslı yayıncılık dünyasında, bu muğlak, tekinsiz ruh, Deli Gücük miti doğdu. İkinci albüm Deli Gücük, Alacakaranlık Zamanlar hemen bir yıl sonra, 2010 yılında çıktı. Listeye 2012 yılında çıkan Murat Başekim'in  DG (İletişim Yayınları) isimli hikâye kitabını dahil etmek gerekiyor.  Deli Gücük, Zifirname ise bu zincirin son halkası. Otuza yakın insanın katkısıyla hazırlanan bu siyahî seyyahın serüvenleri Türkiye’de eksikliği duyulan bir boşluğu dolduruyor aslında. Masal geleneği, kahramanlık mitleri, modern anlatı biçimleri fantastik ve korku türünün ince örneklerine dönüşüyor çünkü. Grafik roman, anlamı oluşturmak için hem görselliğe hem de yazıya başvurulan bir ifade biçimi. Ne büyük harfle “edebiyat”, ne de büyük harfle “sanat”. Grafik roman, her ikisidir ve aynı zamanda bambaşkadır. Deli Gücük Zifirname albümü için başarılı bir grafik roman çalışması denebilir. Dikkat çeken bir diğer unsur, hikâyelerin, fantastik ya da korkuyu belki de bir tür olarak ayırmamamız gerektiğini hatırlatması.

Zifirname’deki korku ya da fantastik aslında, yaşamın üzerinde en az durulan yönleriyle ilgilenen edebiyat anlamına gelebiliyor. Bir taraftan ürkütürken, diğer taraftan yaşamın temel meseleleri üzerinde düşündürüyor. Ve elbette Deli Gücük pek çok fantastik mahlukat ile kapışmayı da ihmal etmiyor. Eninde sonunda bu bir hikâye…Deli Gücük’ün ortak bir üretim olması, muğlak kahramanın her hikâyede farklı bir yüzünü göstermesi gibi kendine has nitelikleri var. Bu da onu özgün bir konuma yerleştiriyor. Üçüncü albüm Zifirname ile bu konum hem “kahramanımız” Deli Gücük,  hem de üreticiler açısından iyice perçinlenmiş görünüyor. Bunca hikâyeyle anlatılan Deli Gücük kim peki? Bir iblisin rüyası mı, vicdan denen karmaşa mı, sinsice içimizi oyan karga sesleri mi, sessizce ölümümüzü bekleyen akbabalar mı, bir eşkıya ruhu mu yoksa anlı şanlı bir eşkıyanın ta kendisi mi? Bir hikâye evreni kurulmuş durumda ve asıl başarı bu galiba…. Osmanlı taşrası dediğimiz, adım atsanız ölülere, cinlere, ruhlara, gulyabanilere rastladığınız bir kronotop. Öykülerdeki mahlukların ruhları acılı, beşeriyetleri hırslı. Kimi zaman Deli Gücük onlarla çarpışırken, bazen de onlardan biri oluyor. Deli Gücüğün yolu bazen “tarih” olmuşlarla kesişiyor, bazen de “mit” olmuşlarla.

Albümdeki hikâyelerden devam edelim:  Aziz Tuna'nın yazdıkları daha yavaş hikâyeler, edebiyata yakın bir dili var. Deli Gücük'ün vicdanıyla hesaplaşmasını daha önceki albümlerde görmüştük aslında. O temayı sürdürmüş Tuna. “Benim Temiz Vicdanım”, “İki Aç Gözlü Adam” ve “Köle” isimli üç hikâyesi albümün “vicdan üçlemesi” olarak tanımlanabilir. Borgesvari bir rüya-kabus dengesi de aramış. Hayal ile gerçeğin, uyku ile uyanıklığın karıştığı hikâyeler de var. Koray Kuranel'in çizdiği "Sıcak ve Güzel Evim", Taner Duran'ın çizdiği "Benim Temiz Vicdanım" bu türden hikâyeler.  Albümün bütününe bakıldığında Zifirname yerine Kabus adı seçilebilirmiş çünkü pek çok hikâyede bu uyku hali, yaratılan mite esir olarak korkma, gerçek ile sanrının karışması hakim bir tema olmuş. Can T. Yalçınkaya'nın yazdığı “Uyuyorlar Alim, Uyandırma” iki çizerli hikâye de buradan besleniyor örneğin. Murat Başekim, Aziz Tuna'ya göre daha doğrudan korkuya yönelebiliyor. Türe hakim olduğunu gösteren maharetli bir dil kullanıyor. Korku edebiyatının trüklerini, popüler edebiyatın klişelerini ya da çok bilinen bir tarihi anlatıyı temel alabiliyor. Epik bir dile sahip. DG isimli hikâye kitabının hakkıyla değerlendirilmediğine inanıyorum. Popüler edebiyatçılardan çok daha farklı bir anlatım gücüne sahip çünkü. Hikâyesi itibarıyla ilgi çekici olan Jack, Hakan Tacal'a ait. Dil ve üslup itibarıyla severek yazıldığını hissettiriyor. Karındeşen Jack mitini Deli Gücük evrenine katan oyunbaz bir katkı.

Çizerlere gelince, onların işi daha zor belki de. Çoğu esasen başka işler yapan, fırsat buldukça çizgi roman üreten isimler oldukları anlaşılıyor. Türkiye'de çizgi roman çizerek geçinebilmek neredeyse imkansız olduğu için şartları zorlayarak ürettiklerini hatırlamak gerekiyor. Albümün bir antoloji, kısa hikâyelerden oluşan bir derleme olmasının nedeni de burada gizli. Başka türlü çizilebilirmiş hissine kapıldığınız oluyor ama profesyonel, ne yaptığını bilen, arayan ve iştah gösteren çok sayfa okuyor, seyrediyorsunuz. Albümün sürprizi uzun senelerdir çizgilerini görmediğimiz Soner Tuna olmuş. Uzun bir Eşkıya hikâyesi çizmiş. 19.yüzyıl gravürlerini hatırlatan bir çini kullanmış. Murat Başol'un daha çok çizmesini, Koray Kuranel ve Korkut Öztekin'in daha iddialı işlere girmesini istiyorsunuz. Albüm bittiğinde kısa, sürpriz sonlu hikâyeler yerine daha uzun soluklu, karakterlerin derinleştiği çok sayfalı albümler beklemeli miyiz diye sorası geliyor insanın. Koşulları tahmin etmekle birlikte ben bekliyorum şahsen. Umarım olur. 

Sezen Murat, 19.4.2013, Radikal Kitap

11 Nisan 2013 Perşembe

Olağandışı Güçlerle İçli Dışlı Bir Varlık


Deli Gücük çizerlerinden Emre Yüce ile sohbet ettik. 

Çizer olmaya nasıl karar verdiniz? 
Küçük yaşlardan beri çizgi romanlara öykünüp, karalamalar yapardım. Çizerlik tutkusu, o zamanlardan beri içimde, bazen zayıf bazen kuvvetli, hep var olmuştur. 

Çizmeyi sevdiğiniz öykü türleri hangileri? 
Öykünün türünden çok, öyküyü benimseyip benimsemek daha önemli benim için, bu herhangi bir tür olabilir. Şunu da itiraf etmeliyim ki, benimsemediğiniz bir öyküyü çizmek de sizi oldukça geliştiriyor. Bir de kendi kurguladığım öyküleri çizmeyi isterim. 

Tarzınızı nasıl tanımlarsınız? 
Çizim tarzı biraz da öyküye bağlı, genelde resimsel çalışsam da bazen karikatüre kaçabiliyor. 

Son dönemde üzerinde çalıştığınız projeler hangileri? 
Belirtiğim gibi, kendi kurguladığım öyküleri çizmek istiyorum. Elbette  DG, Dumankara  benzeri projeler olursa onlara da katkıda bulunmak isterim.  

Sanatını takdir ettiğiniz eski/yeni üstatlar hangileri? 
O kadar çok ki, birkaçını yazsam, diğer ismini anmadıklarıma ayıp etiğimi düşünürüm. Bülent Arabacıoğlu’ dan  Alfredo  Alcala’ya, Milazzo’ dan Turhan Selçuk’a, Hernandez Palacios’ dan Engin Ergönültaş’ a kadar bu liste uzayıp gider. 

Deli Gücük sizce kimdir? 
Genelde adaletten yana, bazen olayların tam göbeğinde, bazen de kenardan izleyen, olağandışı güçlerle içli dışlı bir varlık. Ayrıca, çok sayıda yazar ve çizerin katkıları da Deli Gücük’ e sürekli yeni özellikler katıyor.

9 Nisan 2013 Salı

Canavarları Çizmek Her Zaman Daha Zevkli



Deli Gücük çizerlerinden Uğur B.Sertçelik ile konuştuk.

Korku çizgi romanları, adının gerektirdiğini yapabiliyor mu? 
Üretimin bu kadar çok olduğu ve belli şablonların tekrar tekrar kullanıldığı bir ortamda korku sineması ve çizgi romanlarının izleyicileri ve okuyucuları korkutmasının gittikçe zorlaştığını düşünüyorum. Sinemaya oranla çizgi roman bu konuda daha şanslı gibi, sonuçta sinema izleyicisi filmlerdeki belli anlatım biçimlerine alıştıkça yeni anlatım biçimleri ve korkutucu numaralar bulmak gerekiyor. Çizgi roman ise bu anlamda daha özgür bir ortam sağlıyor. Filmler yüksek bütçeleri nedeniyle seyircinin izlemesini sağlamak zorunda, yoksa para kazanamazlar. Bu durum da üreticileri belli kalıpların dışına çıkmamaya, tutan ve başarılı olan formüllere yönelmeye götürüyor. Fakat çizgi roman sinemaya oranla çok daha küçük bütçeyle hazırlanabilen bir iş olduğu için bir albümün çok satmaması yaratıcılarının üretmeye devam etmesini engellemiyor, bu nedenle yaratıcılar daha özgürler. Zaten Hollywood da bunu fark etti ve neredeyse son 10-15 yıldır çizgi roman uyarlaması dizi ve filmin sayısı gittikçe artıyor, satış başarısı yakalayan her çizgi romanın sinema filmi çekilebiliyor. Hatta Amerika’da Men in Black çizgi romanının yaratıcısı Scott Rosenberg’in kurduğu Platinum Studios (Cowboys And Aliens, Dylan Dog portföyünde  bulunan filmler) ileride filmini çekebilmek amacıyla çizgi roman yayınlayan bir firma. Çizgi romanda çizgileri bana tekinsiz gelen tek çizer Richard Corben, korku türünde üretmediği çizgi romanlar bile insanı ürpertmeyi başarabiliyor. Korkutabilmek bir yetenek sanırım.

Fotorealistik tarzda resimlediğiniz senaryoları ne kadar sürede tamamlıyorsunuz? 
Bu tarzda yaptığım çizgi romanlar 2007 yılında yayınlanan Tam Macera dergisinde yer alan Meşhur Hafiyeler idi. Genelde çizdiğim hikâyeler 8 sayfadan oluşuyordu ve yaklaşık bir ayda çiziyordum. Meşhur Hafiyeler ’deki her kareyi, her objeyi fotoğraf referanslı çiziyordum. Genelde de hikâyenin geçtiği dönemin atmosferini yakalayabilmek için filmleri referans alıyordum, filmlerin karelerini dondurup bazı sahneleri veya mekânları hikâyelerde kullanıyordum. Yorucu ama aynı zamanda çok doyurucu bir çalışmaydı. İleride yine böyle çalışmalar yapmak isterim. Ayrıca fotoğraf referanslı çalışmanın hikâyeyi zenginleştirdiğini düşünüyorum. Şu anda da çizdiğim hikâyelerde özellikle mekânlar için ayrıntılı bir fotoğraf taraması yapıyorum, internet bu anlamda çok yardımcı oluyor.

Sizi etkileyen ilk korkunç resim hangisi idi? 
Korkunç resim olarak aklıma bir şey gelmiyor ama bir filmden sahne derseniz, ilk olarak Elm Sokağı’nda Kâbus serisinin 3. filmi “Dream Warriors” derim. Filmin başında baş karakter Kristen Parker (Patricia Arquette) rüyasında yataktan kalkıp banyoya gidiyor ve musluğu açmaya çalışıyor ve musluk elini kavrıyor. Bu sahneyi izledikten sonra tek başıma banyoya gitmek çok korkunç bir tecrübe haline gelmişti. Zaman geçip de insan büyüdükçe filmler veya çizgi romanların daha az korkutucu geldiğini düşünürken 2005 yılında sinemada “The Exorcism of Emily Rose"u izledim ve bunun yaşla bir ilgisi olmadığını anladım. Geçenlerde televizyonda da yayınlandı, açıkçası evde tek başıma izleyemedim diyebilirim. Emily Rose dışında Ringu (Halka) da seyirciyi korkutma açısından gayet başarılıydı. Ama bu anlamda başarılı olan çok az film var, bu işin ne kadar zor olduğunun bir göstergesi sanırım.

Bu ara projeleriniz neler? 
Şu anda yine Levent Cantek’in yazdığı “Ormanda”  üzerinde çalışıyorum. En büyük hedefim tamamını benim çizdiğim bir çizgi roman albümü yayınlamak, bu kitap bittiği zaman bunu gerçekleştirmeyi umut ediyorum.

Çizim aşamanız nasıldır? Müzik/ sessizlik? Gece/Gündüz? 
Geceleri daha iyi çalışabiliyorum, ama ne yazık ki sabit bir yerde çizemiyorum, ne kadar çok istesem de bir çalışma odam yok, ne zaman kendime bir çalışma odası hazırlasam mutlaka bir süre sonra oradan sıkılıp başka bir yere geçiyorum. Çalışırken genelde televizyon açık oluyor. Bu aralar genelde modüler bir şekilde çalışıyorum. Bütün çizim malzemelerimi yanımda taşıyorum, böylelikle haftanın belli günleri kendi evimde, annemin evinde veya boş vaktim olduğu zaman da dışarıda bir kafede çizebiliyorum.

DG bir canavar mı?
Bir çizer olarak canavar olmasını isterim, çünkü canavarları çizmek her zaman daha zevkli…

Büyülü Dükkan İmza Gününden












































7 Nisan 2013'te İstanbul-Kadıköy'de Büyülü Dükkan'da yapılan Deli Gücük-Dumankara imza gününden
Fotoğraflar, facebook'tan, çeşitli arkadaşların sayfalarından derlenmiştir, kendilerine teşekkür ederiz.

5 Nisan 2013 Cuma

Talep Yaratacağını Düşünüyorum Çünkü Eksiklik Var


Deli Gücük çizerlerinden Murat Başol'la sohbet ettik. 

Karanlık çizgileriniz var, sevdiğiniz öykü türleri de bu yönde mi?

Evet öykü türleri yüzünden tercih ettiğim bir karanlık çizgim var. Öykü içeriğine göre çizgi ve atmosferde değişiklik olmalı. Ama öykülerin sağlamlığı karanlık ya da eğlenceli oluşundan daha önemlidir. Ben genelde iyi, çarpıcı hikayeler peşindeyim. İyi hikaye çizgiyi de yükselten bir eküridir. Beraber koşmak için gerekli bir koşul olduğuna inanıyorum. 

Bir çizer için, günümüz ülke koşullarında freelance çalışmanın olumlu ve olumsuz yanları neler? 
Direkt olarak şunu söyleyebilirim; Bizde freelance çizer olmak çarpık bir durumdur. Çizginizi zamanla bozan bir süreçtir freelance olmak. Üslupsuzluğa yol açmaz ama tam tersi çoklu üslup içinde bulursunuz kendinizi. Bir çeşit bukalemun çizer olursunuz. Sürekli gelen içeriğe göre davranırsınız. Normalde sağlıklı bir sektörümüz olsaydı, çizerlerin üsluplarına göre işler yönlendirilirdi. Ama tersi yapılıyor işlere göre çizerlerin üslupları yönlendiriliyor. Mesela Deli Gücük çiziyorsunuz, çat telefon çocuk maması markasına karakter çizim işini görüşüyorsunuz ajansta. ilk zamanlarda enerjim yetiyordu ama şimdi sinir bozucu olduğunu söyleyebilirim. - Ee o zaman yapma kardeşim diyebilirsin. Ama  iyi yanı var. Ekmek parası kazanırsınız, başka da birey değil. Kişisel olarak yan etkisi, bende üslup konusunda tatminsizliğe yol açtı. İneceği durağı beğenmeyen otobüs yolcusu gibiyiydim.  Bu aralar iyiyim çok dağıtmıyorum kendimi çünkü kendime ait bir ofisim ve ekibim var. Farklı işler geldiğinde çizgisi uygun olan arkadaşlara paslıyorum. 

Bir senaryoyu resimlemek nasıl ve ne uzunlukta bir süreç sizin için?

Ben mizah dergilerinde çizerek yetişen birisiyim. Oralarda pek ön çalışma yapılmaz çünkü zaman azdır, oysa özellikle çizgi roman için ön çalışma önemlidir.  Nasıl yazar senaryoya paldır küldür girişemiyorsa, çizer de öyledir. Demlemek gerek hikayeyi. Bu aşamayı daha çok seviyorum. Üzerinde düşünmeyi araştırma yapmayı. Operasyonel kısım olan çizim döneminde kafanın rahat olması gerek. Hâlâ adamın kıyafeti şöyle mi olmalı filan diye düşünmek anlatımdan uzaklaştırıyor sizi, dalıp gidersiniz. 

Mizah dergilerindeki çizgi ortamı nasıldı? Geriye dönüp baktığınızda hikayeler-anlatım biçimleri sizce nasıldı? 
Çok zordur dergilerde çalışmak, ağır iştir. Uzun bir yoldur. Kolektif ama bir o kadar da bireysel bir alandır dergi. Çizdiğinizi, herkese gösterir fikrini alırsınız, ustaya gösterirsiniz bişeyler söyler ufkunuz açılır, usta-çırak dönemi bugünün dünyasının terk ettiği en önemli kayıp değerlerdendir. Usta aktarırken kendi ustasından gördüğünü damıtır, siz o damıtılmış olanı  fark etmeyerek alırsınız. Ama damıtılmış bir bilgi aldığınızın farkında olmazsınız. Sanırsınız ki, bu daha da önceki ustanın kuralları ve yıkmaya çalışırsınız, reddersiniz. Zulüm gördüğünüzü zannedersiniz. Ve bir yerlere ulaşırsınız. Ustanızı aşmanız şart değil ama  ustanın ustasını aşmışsanız, tamam! ilerleme var demektir. Siz de, kendi ustanızı eğer olursa çırağınızla aşmayı deneyeceksiniz ama çırak sizi aştığını zannedecek, bu ilişkideki ontoloji böyle devam eder. Sonuç olarak hep yeni olanı bulmaya çalışırsın. Sanıldığı gibi usta-çırak ilişkisi, çok kapalı, gelişimden uzak bir primitif ilişki değildir.  Tam tersi yeninin peşinden koşmaya teşvik edicidir.  Mesela bugün usta-çırak yerine copy-paste ilişkisi yaşanıyor. Pek yeninin peşinden değil eğilimlerin peşinden koşuluyor.

Hikayelerle ilgili şunları söyleyebilirim. Esprici esprisini yazmaz kendi çizgisiyle olabildiğince eskizler balonlarını yazardı. Siz oradaki ruha sadık kalarak daha iyi nasıl anlatabileceğinizi düşünürdünüz. Çizgi roman öyküsünü yazan da aynı şekilde yapardı. Değişik ortamlar vardı mesela 1990-1991'de Çarşaf dergisinde çalışırken 50-60 lı kuşak oradaydı. Zeki Beyner usta vardı orada, Kapakları o çizerdi elinde eksik olmayan sigarasından küller, guaşla boyadığı alanlara düşerdi. Temizlerdi ama tam olmazdı. Beyazlar hep gridir Zeki Beyner'de. İbrahim Ersaraç vardı fotür şapkasıyla gelirdi şapkasını portmantoya asar, ceketi kravatıyla oturur masasına tatlı tatlı çizerdi, tam istanbul beyefendisiydi ama çok hard core hikayelerde dinlerdik kendisinden. Zeki abiye arkadaşları gelirdi Cafer Zorlu, Nehar Tüblek..  sonra Avni'deyken kendi kuşağımla beraberdim çok eğlenceliydi. Daha fazla kendimi ifade edebildiğim yerdi. Benim çalıştığım dönem nefis performansların çıktığı dönemdi. Herkes ustalarını aşıyor yeni fikirler hayat buluyordu. Hikayecilik haftalık sayılarda bile iyi yerlere gelmişti. Tabi ithal edilen senaryo formları vardı ama onlar da olmalıydı.  Ciber punk hikayeler ya da kısır döngü ve terse yatırma finalleri gibi kalıplar vardı. O dönem için çalışıyordu bu hikayeler. Heavy Metal çizerleri gibi çizmek Moebius gibi konular bulmak gibi arayışlar vardı. Bir de gayet kalıcı olan bizi anlatanlar var. Suat Gönülay bence bir fenomendir. Haftaya ne olacak acaba diye heyecanla beklerdim. Engin Ergönültaş'ın lezzetli hikayeleri. Kemal Aratan, kendi yazdığı kısa çizgi romanlarını alın, kısa film yapın nefis olur. öyle güzel. Gani Müjdenin yazdığı Sencer'in çizdiği Balat Hikayeleri'de çok güzeldi. Sencer'in kamerası çok çarpıcıdır burada. ilban Ertem'in Vicdan'ı ve önceki hikayeleri vb. bugün bu kadar çeşitlilik bulamıyoruz çünkü dergi sayısı da azaldı ve sayfalarında daha az çizgi roman örnekleri görüyoruz. Dolayısıyla hikayecilik te ilerlemiyor. Şöyle hızlıca bakarsanız takip edebildiğim kadarıyla yeni nesilden Ersin Karabulut gözünüze çarpar. Emrah Ablak, kişisel gayretiyle kendi albümünü çizdi. Oky'nin yazdığı Çarpışma kayda değer işlerdi. Hem çizgisiyle hem senaryosuyla ilginç albümler var mesela Ender Özkahraman'ın Yıldız Tutulması pek çok genç okuyucu için  şu yaşadığımız dezenformasyon ortamında çok çarpıcı bir albüm.

Bugün Dg serisi ve Dumankara' dan sonra dergi haricinde de bir çizgi sektörünün olabileceğini görüyoruz. Talep yaratacağını düşünüyorum çünkü eksiklik var. Yeni okuyucular da hep çıkacak. O zaman hep çizmek gerek. Ustaları da tetiklemek lazım. Mesela Suat Gönülay  ve Kemal Aratan  yeni grafik albüm yapsa bol ve iyi tanıtımla yayınlansa Çizgi roman yayınında bir Şınayder bir Drogba etkisi yaşatır. 

DG’yi tanımlasanız… 
Deli Gücük, bence grafik roman yayıncılığı için avangart bir role doğru gidiyor. Çoğu çizere cesaret veriyor. Kolektif çalışmanın güzelliğini temsil ediyor. Herkes bişeyler yapmak istiyor DG ile ilgili. Belki DG nin başını çektiği hikayelerin olduğu grafik romanlarla dolu dergi bile olabilir ama okur tabanı şu an için yeterli değil. Yeni romanlar için güzel yollar açtığını söyleyebilirim. Çizer gelişimi açısından da iyi bir platform sağlıyor. Yeni çizerlerin ortaya çıkması için de iyi bir kapı. Benim için de vitamin oldu. I love DG

3 Nisan 2013 Çarşamba

Deli Gücük Anadolu Ekolüne Yakın


Deli Gücük Zifirnamene'nin genç çizerlerinden Sümeyye Kesgin ile konuştuk.  

Ekibin genç üyelerinden biri olarak, uzun vadede hedefleriniz neler?
Daha da iyi bi hikâye anlatıcısı olabilmek. :)

DG çizmenin kolay ve zor yönleri nelerdir?
DG çizmek kolay ve zor olmanın ötesinde bana çok fazla şey öğreten bir süreç oldu. 
En önemlisi bu coğrafyanın köklerindeki inanışlar, korkular ve biçok şeyle ilgili hissederek birşeyler üretebilmemi sağladı. 

DG Avrupa ekolüne mi yakın, Amerikan ekolüne mi?
DG Anadolu ekolüne yakın :) şaka bir yana dilerim bir gün kendi özgün anlatım dilimizi, ekolümüzü yarattığımız günler gelir.

Sanatını beğendiğiniz çizerler kimler?
Çok fazla :) üretimlerine inanarak, bunu yansıtarak üreten herkes…

DG’yi bir kahraman olarak mı görüyorsunuz, yoksa bir anti-kahraman mı?
DG hem bir kahraman ve hem de kendiyle hesaplaşabilen içimizden birisi…

Ottoman Hero


Bir Deli Gücük yorumu
link

31 Mart 2013 Pazar

Deli Gücük'ün Bir Baş Düşmana İhtiyacı Var




Deli Gücük çizerlerinden, ilk albüm kapağımızın ve Deli gücük logosunun yaratıcısı Korkut Öztekin'le kısa bir sohbet yaptık.

Yerli üretimin bugünkü durumunu nasıl buluyorsunuz?
Bu soru bir-iki sene önce sorulmuş olsaydı cevabım olumsuz olurdu. Ancak şu anda görüşlerim tamamen değişti. Türkiye’de çizgi romanı umut vaat eden yeni, genç bir mecra olarak görüyorum. Yavaş yavaş yayın evleri çizgi romanı ciddiye alıyorlar ve Dünya’nın dört bir köşesinden en iyi örnekleri dilimize kazandırıyorlar. Kitapçılardaki çizgi roman seksiyonları gün geçtikçe genişliyor. Yeni yetişen birbirinden kabiliyetli çizerler de cabası… En güzeli de bu yeni yetişen genç yeteneklerin popüler trendlerden uzak özgün bir dil geliştirmenin peşinde olması. Bundan beş sene sonrasını hayal etmek beni çok heyecanlandırıyor.

Üniversitede öğretim üyesisiniz… genç kuşağa dair tespitleriniz neler? Çizgi romana uzaklar mı, yakınlar mı?
Tam ortada duruyorlar! Bence onlar henüz hiçbir şeye yakın ya da uzak değiller. Aslında çok açık fikirliler. Bizden daha açık fikirli ve ilerici olduklarını düşünüyorum. Ellerinden gelenin en iyisini yapmayı istiyorlar ancak bununla beraber hayatı da doyasıya yaşamayı ve anlaşılmayı bekliyorlar. Ve değişik örneklere, ilginç şeylere, açıkçası şaşırmaya açlar. Kedi gibiler; Onların ilgisini kaybetmek de kazanmak da çok kolay. Bence daha çok okumaya, izlemeye ve tartışmaya ihtiyaçları var. Kaliteli grafik öykülemenin onların hayatındaki çok önemli bir entelektüel boşluğu doldurabileceğine inanıyorum.

Çizgi roman 20 yıl önceki sihrini koruyor mu?
Çizgi roman, bir grafik öyküleme tekniğidir, “janr” yani tür değildir. Çizgi roman tekniği ile her türde hikaye aktarılabilir; Fantastik, fantezi, korku, polisiye, toplumsal gerçekçi ya da tarihi; aklınıza gelebilecek her türde metin çizgi roman panellerinde vücut bulabilir. Çizgi roman, hikaye anlatmak isteyen birine akıl almaz denemeleri icra edebileceği sonsuz zenginlikte bir palet sunar. Üstelik fakir adamın sinemasıdır; pahalı özel efektler tasarlamadan ya da dehşetengiz miktarlarda yapım paraları harcamadan, sadece yeteneğiniz ve hayal gücünüz ölçüsünde sınırlı olarak bir öyküyü görselleştirebilmenizi sağlar. Artık Dünya’da pek çok sinemacı, sinema sektöründe gerçekleştiremediği projelerini çizgi roman halinde yayınlıyor. Bunların arasında Darren Aranowsky, Alejandro Jodorowsky, Clive Barker, Joss Whedon gibi isimler de var. Hatta Fellini bile Manara ile çalışmıştı. Çizgi roman asla ölmeyecek. Hızlı, ucuz ve kurnaz olduğu için insanlık tarihi boyunca bir biçimde varlığını sürdürmeye devam edecek. Hele ki mobil teknolojiler sayesinde artık dijital ortamda da çizgi romanı rahatça üretip, paylaşabiliyoruz. Hareketli çizgi romanlar, canlandırma sanatı ile ardışık grafik betimlemeyi harmanlıyor ve bence uygulama çağının en popüler öğesi olma yolunda ilerliyor. Bence çizgi roman yeniden doğuyor, yeniden icat oluyor.

Genç çizerlere ne tavsiyelerde bulunursunuz?
Daha çok çizmek lazım! Çizer kimliğinden korkmamak, onu cesaretle, bir nişan gibi taşımak lazım. Benim kuşağımın azımsanmayacak bir bölümü, sırf hayatta kalabilmek için, sosyal güvenceye sahip olabilmek için çizerlikten uzaklaşarak daha farklı kariyerlerde şanslarını denedi. Oysaki tecrübe şunu gösterdi; Çizer, adı üstünde çizer! Sabah saat 8:30’dan akşam saat 6:00’ya kadar masasının başında çizim yapar. Güzel olan her şey inançla yaratılır ve yine aynı inançla sürdürülür. Hayatta hiçbir şey kolay değildir, ama inandığınız ve tutkuyla sevdiğiniz bir işi yaparsanız aç kalmazsınız. Genç çizerlerin bunları geç öğrenmemelerini ve asla vazgeçmemelerini dilerim.  Hayata karşı daha cesur ve girişken olmalarını dilerim.

Deli Gücük’ü nasıl tarif ederdiniz?
Deli Gücük hakkında çok şey söylenebilir. Ben onu biraz Clive Barker’in Candy Man karakterine benzetiyorum. Arılar yerine kargaları var. Tabii Deli Gücük daha olumlu… Bence Deli Gücük bir “Non-Sequitur” çizgi roman karakteridir. Yani ardışık anlatım boyunca tiplemesinde tutarlı bir grafik devamlılık olmasa bile yaşamayı sürdürebilen bir karakterdir. Gaiman’ın Sandman’i ya da Arcudi’nin The Mask’ı Hewlett’in Tank Girl’u gibi… Deli Gücük’ü bir çizer olarak istediğiniz gibi çizebilirsiniz. Sadece dikkat etmeniz gereken birkaç şey var; Uzun siyah saçları ve sakalı olmalı! Sakalı çok uzun olmamalı ve bıyıkları dudaklarını çok fazla örtmemeli. Bir asa taşımalı; Bu asanın niteliği ve niceliği duruma göre değişir. Deli Gücük bu asayı sadece havalı olduğu için taşıyor, yani bu asaya yaslanarak yürümüyor. Genelde diğer çizerler Deli Gücük’ü ifadesiz çiziyorlar; Ben de olabildiğince haşin çiziyorum. Deli Gücük kızgın görünmeyi seviyor. Oysaki o aslında kızgın filan değil, sadece duygularını maskeliyor. Bu sebeple asa, bir ikinci mimik işlevi görebilir, şekil değiştirebilir ve Deli Gücük’ün ruh durumu hakkında daha derin ipuçları vererek alt anlamlar oluşturabilir. Kargaları biraz Batman’ın Robin’i gibi; Deli Gücük onlarsız da var olabilir. Kargaların gerçekten şimdiye kadar dekor olmak dışında pek bir işlevi olmadı. Bence bu durum genç yazarların ve çizerlerin çözmesi gereken bir sorun. Kargaların kimlikleri olabilir, vazifeleri olabilir, iç dinamikleri ve diyalogları olabilir. Bir de Umberto Eco’nun Süperman için yaptığı eleştiri Deli Gücük karakteri için yinelenebilir. Deli Gücük, sahne aldığı öykülerdeki karakterlerin vicdanlarının hayaleti mi yoksa gerçek bir karakter mi? Eğer öyleyse yürümeye devam edebilmesi için birazcık daha fazla şeye ihtiyacı var. Mesela bir baş düşmana! Şimdiye kadar Deli Gücük her şeye kadir bir mahlûk portresi çizdi. Acaba gerçekten öyle mi? Bence Deli Gücük hala etlenmesi ve biçimlenmesi gereken bir karakter; Onun hakkında ve ona dair daha yazılıp çizilecek çok şey var. Yani kısacası bence Deli Gücük hakkında şimdiye kadar pek bir şey görmedik, fazla da bir şey bilmiyoruz. Tevatür, hepsi bu…  

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...